en

Aşkın Metafiziği


 


 

        

      HÜSNÜ SAV’LA UZAK DOĞU CİNSELLİĞİ

 

Köşe Yazısı

 

AŞKIN METAFİZİĞİ

 

Hüsnü Sav

 astrolog0303@gmail.com

Facebook:

 https://www.facebook.com/profile.php?id=1217223477

 

Not: Yazı editörün notları ve bilimsel yorumlarıyla yayınlanmıştır.


 

[1]Editörün Notu: Düşünce bir dalga olarak beyinden yayılmaz. EEG’de saptanan sadece kafa derisine akseden nöron faaliyetleridir. Yani düşüncenin bir frekansı, bir dalga boyu yoktur.

[2] Ediörün Notu: Beyinden çıkan sevginin, isteklerin, arzuların ve duyguların evrene yayılması ve diğer insanları etkilemesi bugünkü bilimsel bilgilere göre mümkün değildir; bütün bu varsayımlar insanların kendilerini mutlu etmek için uydurdukları ve savunma mekanizmalarından kaynaklanan bir varsayımdır.

[3] Editörün Notu: Yazar tarafından Vladimir Poponin’İn deneyleri biraz farklı ele alınmıştır. Deneylerde biyolojik yapıların elektromagnetik etkileri incelenmiştir. DNA’nın da bir elektromagnetik etkisi vardır. Bu ve benzeri deneyler aslında saf kuantum fiziği deneyleri olmasına rağmen, metafizikçilerce sanki kendi savlarına kanıt teşkil edermiş gibi sunulmaktadır. DNA’ların elektromagnetik etkileri olması, parçacıklara kuantal etki yapmaları, yine çok yanlış bir düşünme ve sonuç çıkarma biçimi olan “analoji” ile sanki, insanların uzaktan birbirlerini etkilemeleriymiş gibi ele alınmaktadır. Bir insan bir DNA’ya eşit değildir, bir DNA sarmalının bir parçacığa kuantal etki yapması, o organizmanın başka organizmaya bilinçsel etki yapacağı anlamına gelmez. Metafizikçiler paralojik ve analojik düşünmenin bir sonucu olarak basit benzer deneyleri metafiziğin kanıtı olarak sunmaktadırlar. Ekte, Vladimir Poponin’in yazdığı makalenin orjinali sunulmaktadır; makale okunduğunda çok farklı şeyler anlatmak istediği görülecektir. Amerikalı bilim adamları aynı deneyi tekrarlamışlar ve ne yazık ki Rusların yaptığı bu deneyin replikasyonunu (tekrarını) yapamamışlardır. Bilimde bir deneyle bir teori ortaya atılıyorsa, bu teoriyi oluşturan deney koşulların başka labratuarlar tarafından da tekrarlanması gerekmektedir. DNA Phantom Etkisi sadece 1992-1995 arasında ortaya atılan bir fantezi olarak kalmıştır; ama bu teori en çok metafizikçilerin işine yaramıştır.

[4] DNA phantom etkisi yazar tarafından biraz farklı yorumlanmıştır. Deneyin aslı böyle değildi.

[5] Editörün Notu:  Evrene beynimizden bir enerji yollanabileceği konusunda hiçbir bilimsel kanıt yoktur. Ayrıca bu enerjinin nasıl olup da bir hiper uzay (N-boyutu uzay) aracılığı ile başkasının DNA’sına gidebileceği konusunda da belirtilen iddiaların bir bilimsel tutarlılığı yoktur! Bu görüşler, bilgi kirliliğini, paralojik düşünmeyi, analojik ve karmaşık düşünceyi çok seven metafizikçiler tarafından uydurulmuş bir takım “bilimsel kokan ve gözüken” laf kalabalıklarından öte gidememektedirler.

[6] Editörün Notu:  Wormholes (kurt delikleri) Einstein tarafından değil, daha sonra ortaya atılmıştır. Einstein zamanında bunlara Einstein-Rosen köprüleri denmiştir. Bu köprülerin ve kurt delikçiklerinin düşüncenin DNA’ya ulaşması ve uzayda yolculuk yapmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Burada yine metafizikçi kitaplarda rastlanan kavram kaoslarına ve “Post Modern Delilik Çağının” saçma kavram birleştirme, istenilen kavramların birbirine katma gibi bilimsel olmayan bir düşünce şekli yazar tarafından metafiziği bilimle ispat amacı güden bazı kavram karıştırıcı kitaplardan alınmıştır.

[7] Düşüncenin evrene frekanslar olarak yansıması için belli bir dalga boyunda ve e= h(plank sabiti). f (frekans) formülüne ve v(hız)= λ (dalga boyu) . f (frekans) formülüne göre hareket etmesi gerekir. Beyinden çıkan ve bir enerjisi olan, ışık hızında yayılan, herhangi bir dalga boyunda ve frekansda yayın yapan,  büyüklüğü bilimsel olarak saptanabilmiş herhangi bir dalga yoktur.

[8] Editörün Notu: Bahsi geçen olgu, fizikteki KAUZALİTE ilkesine aykırıdır. Fizikte bir neden, bir sonucu doğurur. Önce sonuç sonra da neden gelmez. Bu anlatımda ciddi paralojik düşünce ve kavram kaosu hakimiyeti mevcuttur. Örneğin, 100 yıl sonraki çocuğumuzun yapacağı bir eylemin sonucu bugün bizi etkileyemez! Zaman yolculuğundan kastedilen bu değildir! Örneğin, zaman yolculuğu yaparak geçmişe gidip, bizim nedenimiz olan anneannemizi öldürmemiz de mümkün değildir. Metafizik düşüncenin sorunu zaten buradadır! Metafizik düşünce her türlü kavramı, birbirine karıştırmakta; KAUZALİTE (nedensellik) ilkelerini yerle bir etmekte, sadece bulmak istediği psikolojik savunma mekanizmalarına ait sonuçları her türlü fizik ilkesini yerle bir ederek, ortaya koymaktadır. Bu nedenle Metafizik düşünce paralojik ve şizofrenik, parçalanmış bir düşünce biçimidir.

[9] Editörün Notu: İşte sorun Metafiziğin insan psikolojik savunma mekanizmalarından ve insanların olmasını istediği yetkinliklerden kaynaklanmasıdır; bu nedenle de usun süzgecinden geçirilmeden “ Evrende her şey mümkündür!” hipoteziyle bu paralojik ve şizofrenik düşünceler toplumların içine salınmaktadır. Bilimsel bilgi düzeyi ve bilimsel düşünme yetisi çok fazla olmayan sıradan eğitimli insanlar da bu Metafizik tutarsızlıklara ve mantıksız sonuç çıkarımlara inanmaktadırlar.


 

Metafizik; Fizik ötesi, mevcut  fizik kurallarına uymayan ve bilimsel verilerle açıklanamayan, bizim henüz bilmediğimiz evrensel yasalara bakış açısıdır. Astral seyahat, duru görü, kehanet, telepati gibi olayları içine alan sözde bir ‘bilim dalı’ (!) dır. Şimdilerde yenisi eklenen şimdiye kadar unutulduğu iddia edilen, çekim yasası, rezonans kanunu, sevgi yasası, şükran yasası gibi bir sürü hayal ürünü yasa ve kanunlarla toplumlar uyutulmaya çalışılmaktadır. Emperyalizmin yeni türü, metafizik emperyalizmdir. Kuantum fiziğinin kabul görmesiyle ve onunla özdeştirilen bir sürü ispatlanmamış, fakat bir çok kesim tarafından kabul görülen metafizik akım nerdeyse “toplumsal bir şizofreniye” dönüşmektedir.

         Şimdilerde çok popüler olan çekim yasası, benzer benzeri çeker teorisine dayanır. Yapılan bilimsel araştırmalar, insanın düşünce yapısındaki değişikliklerin frekans yapısını değiştirdiğini tesbit etmişlerdir[1]. İnsan aynı zamanda enerji yayan ve enerji  alan bir varlıktır. Kuantum fiziğinden sonra anlaşılmıştır ki her şey enerjiden oluşur. Madde diye tanımladığımız ve çevremizde gördüğümüz her şey enerjinin düşük frekans seviyesidir. Çekim yasasına göre insanın içinde bulunduğu bilinç seviyesi göre düşüncelerinin yaydığı enerjiler ona en yakın enerji çeker. Aslında evrene baktığımız zaman benzer bir enerji benzer bir enerjiyi çekmez, aksine iter. Manyetik ortamda artı kutbun artı kutbu itmesi, aynı cinsin aynı cinse cinsel olarak çekim sağlamaması gibi. Zıt kuvvetler birbirlerini çekerek yeni bir güç oluştururlar. Yeni bir güç ya da çekim karşı enerji boyutlarının birleşmesi ile oluşur. Bir insanın herhangi bir maddeyi örneğin parayı ya da yeni bir ev düşüncesinin yaydığı enerjiyi evrene yollayıp bunlara sahip olma olasılığı evrensel fizik kurallarına göre ne kadar mümkündür?[2]

         Gelin isterseniz hayatın içinde olabilecek bir senaryo ile metafizik ve fizik yasalarını inceleyelim. Sonsuz olasılıklar denizinden bir olasılık senaryosu:

         Bir erkek evrenin herhangi bir meridyeninde ve paralelinde herhangi bir yerde kendi halinde yaşıyor. Mutsuz, hayatta yenilmiş hissediyor kendisini, artık söz bitti diyor anlatmaktan yorulmuş her şeyi kendisine bile. Ama yine de içinde bir umut var. Metafizik kurallara inanıyor. Bir gün mutlaka karşısına aynı frekansta aynı duygularda bir insan çıkacak onu anlayıp mutlu edecek. Ne de olsa çekim yasası yer çekimi gibi gerçek! Kendi düşünce yapısındaki bir frekansla mutlaka karşılaşacak, yaratılışta kendisine yardım edecek ona yol gösterecek ruh eşini mutlaka bulacak. İlahi kanun her şey bir neden için var.

         Bir kadın, evrenin başka bir meridyeninde ve paralelinde bir yerde kendini avutacak bir şeylere adamış kendini yaşıyor. Hayatla hep mücadele etmiş, direnmiş bir yer edinmeye çalışmış ama yorgun sevgiye aç, insanlara hiç güvenmiyor. Her zaman realist düşünce içinde ama hayat bazen ona beklenmedik sürprizler yaptığı için hayatın metafiziğine de inanıyor. Düşüncesinin bir köşesinde gerçekten onu sevecek, anlayacak bir erkekle karşılaşacağını biliyor. Neden olsa evrensel yasa benzer benzeri çeker. Herkes hak ettiği kişiyi bulur.

         Kadın ve erkek birbirlerinden habersiz yaşarken bir gün bir yerde kesişir hayatları. Nede olsa aşk tesadüfleri sever. Kadın erkeği, erkek kadını gördükleri anda anlar ki onlar yıllar önce kaybettikleri bir dost ve ruh eşidirler. İlk anda sıcaklık oluşur. Enerji uyumu der erkek kafasından metafizik işliyor hayatta,  bırakmak lazım nedenselliğe diye düşünür. Sonuçta onlar ruh eşidir birbirlerinin fazla sorgulamamak lazım diye düşünür kadın. Onun yanında huzurludur. Erkek onun yanında yaşadığını anlıyor. Aşkta bir metafizik değil midir sonuçta? Erkek bir akşam astrolojik haritalarına baktı. İşte uyum buydu. Sinatri harita çıkardı, ruh eşine söylemeden bu kadar uyum olmazdı bu kesin ruh eşim diye düşündü. Yıldızlar yalan mı söyleyecekti? Kadına bir şey söylemedi,  büyü bozulmasın diye. Erkek enerji tıbbı ile uğraşıyordu. Reiki ve Chi enerji dolaşımıyla ilgiliydi, bu enerjileri başkalarına aktarabileceğini iddia ediyordu. Kadınla aralarında bulunan mesafe önemli değildi. Enerji transferi yapabiliyordu uzaktan. Uzun uzun anlattı bunları chat görüşmeleri sırasında. Bunun bilimsel bir açıklaması vardı. Kuantum fiziğine göre;1995 yılında Rus bilim akademisinde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarda foton adı verilen ışık parçacıkları ile insan DNA sının tutumu incelemek istiyorlardı[3]. İçersindeki hava tamamen boşaltılmış bir borunun içinde özel aletlerle tesbit ede bildikleri  fotonlar kalıyordu (ışık enerjisi ). Fotonlar havası alınmış yani vakumlanmış borunun içinde düzensiz bir dağılım sergiliyorlardı. Sonraki adımda boruya insan DNA sı verildi. Parçacıklar, DNA konulduktan sonra farklı sıralandılar. DNA fotonlara direk etki ediyordu. DNA sanki görünmez bir güçle borunun içindeki fotonları düzenli bir şekilde sıralamıştı;  bu deneyden çıkan kesin bir sonuç vardı. İnsan DNA’sı direk maddeye etki ediyordu. Daha da ilginci borunun içinden DNA’lar alındıktan sonra fotonların sıralanışı değişmiyordu. DNA’lar ile aralarında bir bağ oluşuyordu[4]. Aslında boşluk zannettiğimiz şey aslında hiç de boş değildi ‘’kuantum alan ‘’ denilen bir alan aracılığı ile birbirlerine bağlanıyorlardı. Bu da enerjinin uzaktan insanlara gönderilip alınabileceğini kanıtlıyordu. Aralarında bağ bulunan insanların. Erkek gecenin geç bir saatinde anlatmıştı bunları kadının uykusu geldiği sıralarda. Arkasından ekledi: “Enerjiyi aldıktan sonra 21 gün içersinde enerji vücut içinde adapte oluncaya kadar bazı rahatsızlıklar hissedebilirsin” dedi.  Kadının uykuya dalma sırasında beynin beta frekansından çıkıp alfa frekansına geçtiği sırada. Tıpkı bu aşamada hipnoz altındakilere verilen post hipnoz telkinleri gibi. Ama ikisi de habersizdi bundan. Kadın bir süre sonra rahatsızlandı. Erkeğin dediği gibi beyin post telkini yerine getirdi ikisi de fark etmeden. Ama rahatsızlığı geçti bir süre sonra

Söylendiği gibi çok iyi hissetmeye başladı kendisini, bu arada erkekte kendisi eskisinden çok güçlü hissediyordu. İkisi de birbirlerini sevgileri ile beslediklerine inanıyorlardı, ne de olsa ruh eşiydiler bu dünyada birbirleri için vardılar. Ama bilim bunu böyle söylemiyordu. Hem kadın, hem erkekte bilinçli olarak ya da karşı cinsin çekiciliğinden gelen uyarılar hipotalamus aracılığıyla, hipofiz  bezi tarafından LH ve FSH  aracılığıyla testislerden ve böbreküstü bezlerinden salınan testesteron  hormonun marifeti olduğunu söylüyordu bu karşılıklı  aşkın gücünü.

         Hayat standartları ve yaşam şekilleri farklıydı. Olsun dedi erkek  Jung’un dediği  gibi rastlantısal eşzamanlı bir tesadüftü bu bir amaç için oluşmuş bir nedensellik.  Jung’a göre nedensellik ilkesi neden ile sonuç arasındaki bağı kaçınılmaz kılar, oysa eşzamanlılık ilkesi anlamlı rastlantıya dayanır, burada önemli olan zamanlamadır. Zamanı gelince büyük resmi görünce bu anlamlı rastlantıyı anlayacaklardı. Her şey bizden yana diye düşündü kadın, çünkü arlarında bir telepati vardı. Bazen aynı şeyi aynı anda düşünüyorlardı, bazen aynı anda hasta oluyorlardı. Aralarında bir bağ vardı kuantum fiziğinin dediği gibi. Evrene yolladığımız her düşünce hiper uzayda ki bir tünel aracılığı ile alıcının DNA sına ulaşmaktadır[5]. 1935 yılında Albert Einstein  buna  ‘’kurt delikleri” adını verdi[6]. Buna göre aralarında herhangi bir bağ bulunan iki kişi ne kadar uzaklıkta olursa olsun, ister uyanık, ister uyuyor olsun, bu kurt delikleri sayesinde birbirleri ile etkileşim içinde olurlar. Bu “Aramızda evrensel bir bağ”, dedi erkek. Ne de olsa aşk hayalleri sever.

         Erkek aralarındaki bağı kuvvetlendirmek için ileri zamanda seninle bir çocuğumuz olsun dedi içindeki soyu devam ettirme içgüdüsü ile. Kadın şartlar oluşunca evren bize verir, önemli olan ona güzel gelecek vermek dedi; içindeki annelik içgüdüsü ile farkında olmadan. Kadın içindeki çocuk doğurma içgüdüsü ile adını bile koydu bu sonsuz olasılıklar denizindeki bir olasılık için adı Emir Alp olsun. Doğmamış çocuğuna bir nazar boncuğu aldı koydu çantasına evrene gönderdiği mesaj güçlensin diye…çekim yasası seviyordu nede olsa kararlı kişileri!?

         Zaman içinde kanıksanmaya başladı her şey, ağır ağır büyü bozuluyordu. Erkek kıskanmaya başlamıştı. Kadın kendi bireyselliğine bir  tehdit olarak algıladı  bunu, gerçek evrensel yasa belliydi; her şey  en mükemmel forma ulaşır, sonra bozulmaya başlar form değiştirir. Entropi yasası, bu her şey için geçerliydi aşk için bile. Kadın aslında sosyal bilimlerden habersizdi.  İnsan, toplumsal hayatında kendi bireyselliğini kaybetmeden, diğer bireylerle ortak bir yaşam oluşturması gerekiyordu.  Bu ikili ilişkiler için de geçerliydi.  Birlikteliklerde herkesin kendi bireysel hayatına devam ederken, ortak bir bireysellikte buluşulması gerekiyordu. Her iki insan da aynı inanç içinde olması gerekmiyordu, aynı müzikten hoşlanması, kendi gibi düşünmesi de gerekmiyordu. Anlamadığı kadının;  özgürlük kendi kişisel saygınlığını kaybetmeden, başkasının ruhunda bulunmasıydı kendisini. Kişisel özgürlük adına senin hayatın benim hayatım olmaz diye düşündü erkek, çünkü aşk sadece sevginin paylaşılması değildir, ruhunda sevdiğini göre bilmektir. Aslında kadını fark etmediği erkeklerde oluşan bu kıskançlık, türün en iyi şekilde devamı için tüm canlı erkeklerde görüldüğü idi. Bilimsel olarak biliniyor ki, kadın çevresindeki erkeklerden kendisine en güçlü evladı hangi erkek vere bilecekse genetik olarak onu tercih ediyordu. Erkek de kendisini seçen bu bu dişiyi başka zayıf genli erkeklerden koruma amaçlı kıskanma içgüdüsü bulunuyordu.

         Uzun sohbetler sırasında erkek hep metafizik’ten konuşuyor sürekli evrensel yasalardan bahsediyordu. Bulunduğumuz evrende her şey enerji frekanslarından oluşur, gördüğümüz her şey enerjinin farklı frekansta titreşmesinden başka bir şey değildir. Düşüncede evrende bir frekans olarak var olur, düşündüğümüz her şey evrene bir frekansta yansır bu yansıyan frekanslar bizim isteklerimiz arzularımız hayallerimizdir aslında[7]. Hayatta bir şeyin oluşması için yaydığımız düşünce frekansları gelecekten gelen eko dalgaları denilen sonsuz olasılık dalgaları ile rezonansa girince istediğimiz oluşur. Biz şimdi bir çocuk istediğimiz zaman beynimizin yaydığı düşünce frekansları sonsuz olasılık dahilinde gelen bu dalgalardan bizim olacak çocuğun yani Emir Alp ‘in frekansları ile birleşecek, aslında Emir Alp hep vardı, sadece bizim frekansımızla buluşmayı bekliyor dedi [8].

         Sonra nedeni belirsiz bir ayrılık oldu. Erkek evrensel yasaları taradı aklında bunun anlamı neydi, bunun bir metafizik karşılığı olmalıydı. Eşzamanlılık, nedensellik, eş ruhlar, başka dünyadan gelmiş,  bedenleşmiş melekler, şimdiye kadar öğrendiği okuduğu ne kadar metafizik düşünce kalıbı varsa taradı beyninde. Metafizik, buna kozmik şaka diyordu aslında; beklenmedik anlarda başa gelen olaylar karşısında "bu bir şaka olmalı, nereye el sallayayım, kamera nerede" demenize neden olan kozmik şakacı ürünüdür. Zaman zaman Murphy kanunları diye çıkar insanın karşısına, zaman zaman kaderin bir cilvesidir. “Sanırım bir yerlerde kozmik şakacı kıçıyla gülüyordur.” diye geçirdi aklından. Aslında olay çok basitti, bilimsel gerçekler belliydi, kadın doğası gereği en güçlüyü aramak zorunda idi, erkekte en küçük bir zayıflığı gördüğü an onu terk ederdi. Evren kadına annelik içgüdünde verdiği şevkat kadar, bu konuda acımasızlığı vermişti. Bu aslında çok basit bir yasaydı, o yüzden o kadar kadın sürekli kendisine güç gösteren erkekten vazgeçemiyor ve o kadar aptal aşık terke ediliyor  diye düşündü.

         Erkek bir gün bir çığlıkla uyandı rüyasından, hiç tanımadığı bir çocuğun çığlığı.şaşkın şaşkın bakarken etrafına Emir Alp geldi aklına, sonsuz olasılıklar dalgasındaki emir alp nerdeydi. Başka bir paralel evrende başka uygun bir frekansta mı birleşmişti. Bunları bir psikologa anlatsa kendine şizofren teşhisi bile koya bilirdi. Ama metafizik buna olasılıklar zinciri diyor. Aklına eski bir Taoist hikaye geldi.  Chuang Tzu, bir gün rüyasında bir kelebeğe dönüştüğünü görmüş. Ertesi sabah çok üzgünmüş. Müritleri sormuşlar, “neden bu kadar üzgünsünüz?” diye. Chuang Tzu, “Başım belada. Hiçbir zaman bu kadar belada olmamıştı. Bu bilmece imkansız gibi görünüyor; çözülemez. Geçen gece rüyamda bir kelebeğe dönüştüğümü gördüm” demiş.

Müritleri gülmüşler. “Bunda ne var? Bu bir sır değil ki, rüya sadece bir rüyadır.” demişler. Chuang Tzu, şöyle demiş: “Ama bak benim başım dertte. Chuang Tzu, rüyasında bir kelebeğe dönüştüğünü görebiliyorsa, şimdi bir kelebek de rüyasında Chuang Tzu’ya dönüştüğünü görebilir. Öyleyse şu anda gerçekle karşı karşıya mı olduğumu, yoksa yine mi rüya gördüğüme nasıl karar vereceğim? ve Chuang Tzu bir kelebeğe dönüşebiliyorsa, bir kelebek neden  rüyasında bir Chuang Tzu’ya dönüşmesin ki?”

Erkek düşündü ben şimdi Emir Alp’ i rüyasında gören babamıyım, yoksa şimdi Emir Alp’ rüyasındaki baba mıyım diye. Emir Alp babasının ruhumda bir çığlık, Annesinin beyninde unutulan bir isim diye düşündü.

         Metafizikle uğraşanlar için bu hikayenin bir çok yeri onlara yakın gelmiştir. Ama metafiziğin açıklanabilir bir izahı ya da bilimsel bir verisi yoktur. Hiçbir zaman olayları açıklama gibi bir gereksinimi yoktur metafiziğin. Onlara göre her şey sonsuz olasılık dahilindedir[9]. Hayatta var olan ve açıklanamayan bir çok konu var, bunu kabul etmek lazım, ama bunlar gün gelecek bilimsel verilerle belki de  açıklanacaktır. Ama her bilinmeyen şeye bir metafizik kanun ve yasa uydurmak sosyal bir hezeyandır. İnsanları paranoyaklaştırır; şizofrenleştirir! Işıkla kalın foton kuşağının ışık çocukları…/ama güneş ışıgı ile )

 

 


[1]Editörün Notu: Düşünce bir dalga olarak beyinden yayılmaz. EEG’de saptanan sadece kafa derisine akseden nöron faaliyetleridir. Yani düşüncenin bir frekansı, bir dalga boyu yoktur.

[2] Ediörün Notu: Beyinden çıkan sevginin, isteklerin, arzuların ve duyguların evrene yayılması ve diğer insanları etkilemesi bugünkü bilimsel bilgilere göre mümkün değildir; bütün bu varsayımlar insanların kendilerini mutlu etmek için uydurdukları ve savunma mekanizmalarından kaynaklanan bir varsayımdır.

[3] Editörün Notu: Yazar tarafından Vladimir Poponin’İn deneyleri biraz farklı ele alınmıştır. Deneylerde biyolojik yapıların elektromagnetik etkileri incelenmiştir. DNA’nın da bir elektromagnetik etkisi vardır. Bu ve benzeri deneyler aslında saf kuantum fiziği deneyleri olmasına rağmen, metafizikçilerce sanki kendi savlarına kanıt teşkil edermiş gibi sunulmaktadır. DNA’ların elektromagnetik etkileri olması, parçacıklara kuantal etki yapmaları, yine çok yanlış bir düşünme ve sonuç çıkarma biçimi olan “analoji” ile sanki, insanların uzaktan birbirlerini etkilemeleriymiş gibi ele alınmaktadır. Bir insan bir DNA’ya eşit değildir, bir DNA sarmalının bir parçacığa kuantal etki yapması, o organizmanın başka organizmaya bilinçsel etki yapacağı anlamına gelmez. Metafizikçiler paralojik ve analojik düşünmenin bir sonucu olarak basit benzer deneyleri metafiziğin kanıtı olarak sunmaktadırlar. Ekte, Vladimir Poponin’in yazdığı makalenin orjinali sunulmaktadır; makale okunduğunda çok farklı şeyler anlatmak istediği görülecektir. Amerikalı bilim adamları aynı deneyi tekrarlamışlar ve ne yazık ki Rusların yaptığı bu deneyin replikasyonunu (tekrarını) yapamamışlardır. Bilimde bir deneyle bir teori ortaya atılıyorsa, bu teoriyi oluşturan deney koşulların başka labratuarlar tarafından da tekrarlanması gerekmektedir. DNA Phantom Etkisi sadece 1992-1995 arasında ortaya atılan bir fantezi olarak kalmıştır; ama bu teori en çok metafizikçilerin işine yaramıştır.

[4] DNA phantom etkisi yazar tarafından biraz farklı yorumlanmıştır. Deneyin aslı böyle değildi.

[5] Editörün Notu:  Evrene beynimizden bir enerji yollanabileceği konusunda hiçbir bilimsel kanıt yoktur. Ayrıca bu enerjinin nasıl olup da bir hiper uzay (N-boyutu uzay) aracılığı ile başkasının DNA’sına gidebileceği konusunda da belirtilen iddiaların bir bilimsel tutarlılığı yoktur! Bu görüşler, bilgi kirliliğini, paralojik düşünmeyi, analojik ve karmaşık düşünceyi çok seven metafizikçiler tarafından uydurulmuş bir takım “bilimsel kokan ve gözüken” laf kalabalıklarından öte gidememektedirler.

[6] Editörün Notu:  Wormholes (kurt delikleri) Einstein tarafından değil, daha sonra ortaya atılmıştır. Einstein zamanında bunlara Einstein-Rosen köprüleri denmiştir. Bu köprülerin ve kurt delikçiklerinin düşüncenin DNA’ya ulaşması ve uzayda yolculuk yapmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Burada yine metafizikçi kitaplarda rastlanan kavram kaoslarına ve “Post Modern Delilik Çağının” saçma kavram birleştirme, istenilen kavramların birbirine katma gibi bilimsel olmayan bir düşünce şekli yazar tarafından metafiziği bilimle ispat amacı güden bazı kavram karıştırıcı kitaplardan alınmıştır.

[7] Düşüncenin evrene frekanslar olarak yansıması için belli bir dalga boyunda ve e= h(plank sabiti). f (frekans) formülüne ve v(hız)= λ (dalga boyu) . f (frekans) formülüne göre hareket etmesi gerekir. Beyinden çıkan ve bir enerjisi olan, ışık hızında yayılan, herhangi bir dalga boyunda ve frekansda yayın yapan,  büyüklüğü bilimsel olarak saptanabilmiş herhangi bir dalga yoktur.

[8] Editörün Notu: Bahsi geçen olgu, fizikteki KAUZALİTE ilkesine aykırıdır. Fizikte bir neden, bir sonucu doğurur. Önce sonuç sonra da neden gelmez. Bu anlatımda ciddi paralojik düşünce ve kavram kaosu hakimiyeti mevcuttur. Örneğin, 100 yıl sonraki çocuğumuzun yapacağı bir eylemin sonucu bugün bizi etkileyemez! Zaman yolculuğundan kastedilen bu değildir! Örneğin, zaman yolculuğu yaparak geçmişe gidip, bizim nedenimiz olan anneannemizi öldürmemiz de mümkün değildir. Metafizik düşüncenin sorunu zaten buradadır! Metafizik düşünce her türlü kavramı, birbirine karıştırmakta; KAUZALİTE (nedensellik) ilkelerini yerle bir etmekte, sadece bulmak istediği psikolojik savunma mekanizmalarına ait sonuçları her türlü fizik ilkesini yerle bir ederek, ortaya koymaktadır. Bu nedenle Metafizik düşünce paralojik ve şizofrenik, parçalanmış bir düşünce biçimidir.

[9] Editörün Notu: İşte sorun Metafiziğin insan psikolojik savunma mekanizmalarından ve insanların olmasını istediği yetkinliklerden kaynaklanmasıdır; bu nedenle de usun süzgecinden geçirilmeden “ Evrende her şey mümkündür!” hipoteziyle bu paralojik ve şizofrenik düşünceler toplumların içine salınmaktadır. Bilimsel bilgi düzeyi ve bilimsel düşünme yetisi çok fazla olmayan sıradan eğitimli insanlar da bu Metafizik tutarsızlıklara ve mantıksız sonuç çıkarımlara inanmaktadırlar.


 

MAKALENİN EKLERİ:

The DNA PHANTOM EFFECT:
Direct Measurement of A New Field in the Vacuum Substructure - by Dr. Vladimir Poponin

 

UPDATE ON DNA PHANTOM EFFECT (19/ 3 / 02)
Below is an email to TWM from Dr. Peter Gariaev, a joint researcher with
Dr. Poponin.
More info about Peter Gariaev's work - click here. 

 

INTRODUCTION
In this contribution I am going to describe some observations and interpretations of a recently discovered anomalous phenomenon which we are calling the DNA Phantom Effect in Vitro or the DNA Phantom for short. We believe this discovery has tremendous significance for the explanation and deeper understandings of the mechanisms underlying subtle energy phenomena including many of the observed alternative healing phenomena [1,2]. This data also supports the heart intelligence concept and model developed by Doc Lew Childre [3,4]. (See also contributions by Rollin McCraty and Glen Rein in this volume).

This new phenomenon -- the DNA phantom effect -- was first observed in Moscow at the Russian Academy of Sciences as a surprise effect during experiments measuring the vibrational modes of DNA in solution using a sophisticated and expensive "MALVERN" laser photon correlation spectrometer (LPCS) [5]. These effects were analyzed and interpreted by Gariaev and Poponin [6].

The new feature that makes this discovery distinctly different from many other previously undertaken attempts to measure and identify subtle energy fields [1] is that the field of the DNA phantom has the ability to be coupled to conventional electromagnetic fields of laser radiation and as a consequence, it can be reliably detected and positively identified using standard optical techniques.

Furthermore, it seems very plausible that the DNA phantom effect is an example of subtle energy manifestation in which direct human influence is not involved. These experimental data provide us not only quantitative data concerning the coupling constant between the DNA phantom field and the electromagnetic field of the laser light but also provides qualitative and quantitative information about the nonlinear dynamics of the phantom DNA fields. Note that both types of data are crucial for the development of a new unified nonlinear quantum field theory which must include the physical theory of consciousness and should be based on a precise quantitative background.

RESULTS
The background leading to the discovery of the DNA phantom and a description of the experimental set up and conditions will be helpful. A block diagram of the laser photon correlation spectrometer used in these experiments is presented in Figure 1. In each set of experimental measurements with DNA samples, several double control measurements are performed. These measurements are performed prior to the DNA being placed in the scattering chamber. When the scattering chamber of the LPCS is void of physical DNA, and neither are there are any phantom DNA fields present, the autocorrelation function of scattered light looks like the one shown in Figure 2a. This typical control plot represents only background random noise counts of the photomultiplier. Note that the intensity of the background noise counts is very small and the distribution of the number of counts per channel is close to random. Figure 2b demonstrates a typical time autocorrelation function when a physical DNA sample is placed in the scattering chamber, and typically has the shape of an oscillatory and slowly exponentially decaying function. When the DNA is removed from the scattering chamber, one anticipates that the autocorrelation function will be the same as before the DNA was placed in the scattering chamber. Surprisingly and counter-intuitively it turns out that the autocorrelation function measured just after the removal of the DNA from the scattering chamber looks distinctly different from the one obtained before the DNA was placed in the chamber. Two examples of the autocorrelation functions measured just after the removal of the physical DNA are shown in Figures 2c and d. After duplicating this many times and checking the equipment in every conceivable way, we were forced to accept the working hypothesis that some new field structure is being excited from the physical vacuum. We termed this the DNA phantom in order to emphasize that its origin is related with the physical DNA. We have not yet observed this effect with other substances in the chamber. After the discovery of this effect we began a more rigorous and continuous study of this phenomena. We have found that, as long as the space in the scattering chamber is not disturbed, we are able to measure this effect for long periods of time. In several cases we have observed it for up to a month. It is important to emphasize that two conditions are necessary in order to observe the DNA phantoms. The first is the presence of the DNA molecule and the second is the exposure of the DNA to weak coherent laser radiation. This last condition has been shown to work with two different frequencies of laser radiation.

Perhaps the most important finding of these experiments is that they provide an opportunity to study the vacuum substructure on strictly scientific and quantitative grounds. This is possible due to the phantom field's intrinsic ability to couple with conventional electromagnetic fields. The value of the coupling constant between the DNA phantom field and the electromagnetic field of the laser radiation can be estimated from the intensity of scattered light. The first preliminary set of experiments carried out in Moscow and Stanford have allowed us to reliably detect the phantom effect; however, more measurements of the light scattering from the DNA phantom fields are necessary for a more precise determination of the value of the EMF-DNA phantom field coupling constant.

THEORY
It is fortunate that the experimental data provides us with qualitative and quantitative information about the nonlinear dynamical properties of the phantom DNA fields. Namely, these experimental data suggest that localized excitations of DNA phantom fields are long living and can exist in non-moving and slowly propagating states. This type of behavior is distinctly different from the behavior demonstrated by other well known nonlinear localized excitations such as solitons which are currently considered to be the best explanation of how vibrational energy propagates through the DNA.

It is a remarkable and striking coincidence that a new class of localized solutions to anharmonic Fermi-Pasta-Ulam lattice (FPU) - nonlinear localized excitations (NLE), which have been recently obtained [7], demonstrate very similar dynamical features to those of the DNA phantom. Nonlinear localized excitations predicted by the FPU model also have unusually long life-times. Furthermore, they can exist in both stationary or slowly propagating forms. In Figure 3, one example of a NLE is shown which illustrates three stationary localized excitations generated by numerical simulation using the FPU model [7]. It is worthy to note that this NLE has a surprisingly long life-time. Here, we present only one of the many possible examples of the patterns for stationary excitations which are theoretically predicted. Slowly propagating and long lived NLE are also predicted by this theory. Note that the FPU model can successfully explain the diversity and main features of the DNA phantom dynamical patterns. This model is suggested as the basis for a more general nonlinear quantum theory which may explain many of the observed subtle energy phenomena and eventually could provide a physical theory of consciousness.

According to our current hypothesis, the DNA phantom effect may be interpreted as a manifestation of a new physical vacuum substructure which has been previously overlooked. It appears that this substructure can be excited from the physical vacuum in a range of energies close to zero energy provided certain specific conditions are fulfilled which are specified above.

Furthermore, one can suggest that the DNA phantom effect is a specific example of a more general category of electromagnetic phantom effects [8]. This suggests that the electromagnetic phantom effect is a more fundamental phenomenon which can be used to explain other observed phantom effects including the phantom leaf effect and the phantom limb [9].

Dr. Poponin is a quantum physicist who is recognized world wide as a leading expert in quantum biology, including the nonlinear dynamics of DNA and the interactions of weak electromagnetic fields with biological systems. He is the Senior Research Scientist at the Institute of Biochemical Physics of the Russian Academy of Sciences and is currently working with the Institute of HeartMath in a collaborative research project between IHM and the RAS. He can be contacted at Institute of HeartMath, Research Division, 14700 West Park Ave. Boulder Creek, CA 95006. Phone 408-338-8700, Fax 408-338-1182.

References
1. W.A. Tiller. What Are Subtle Energies? Journal of Scientific Exploration. Vol.7, p.293-304 (1993).
2. G. Rein and R. McCraty. Structural Changes in Water and DNA Associated with New Physiologically Measured States. Journal of Scientific Exploration. Vol.8, 3 p.438 (1994).
3. D.L. Childre. Self Empowerment. Boulder Creek: Planetary Publications, 1992.
4. S. Paddison. The Hidden Power of the Heart. Boulder Creek: Planetary Publications, 1992.
5. P.P. Gariaev, K.V. Grigor'ev, A.A. Vasil'ev, V.P. Poponin and V.A. Shcheglov. Investigation of the Fluctuation Dynamics of DNA Solutions by Laser Correlation Spectroscopy. Bulletin of the Lebedev Physics Institute, n. 11-12, p. 23-30 (1992).
6. P.P. Gariaev and V.P. Poponin. Vacuum DNA phantom effect in vitro and its possible rational explanation. Nanobiology 1995 (in press).
7. V.P. Poponin. Modeling of NLE dynamics in one dimensional anharmonic FPU-lattice. Physics Letters A. (in press). 8. V. Tatur. The secrets of new thinking. Progress Publisher, Moscow, 1990, 200 p. (Russian).
9. J. K. Chouldhury et al., J. Inst. Eng. (India). 1979, v. 60, Pt EL3, p. 61-73. 

 


 

Anket

  Workshoplardan (atölyelerden) ve CİSEATED Eğitimlerinden Memnun Kaldınız mı?

Hava Durumu


Döviz

1 $ = 4,77 TL
1 € = 5,52 TL
1071019 Ziyaretçi